Neydi, Ne Oldu? Vol. 1

Şöyleydi;












...ve hatta bir de ispanyol akrabası vardı, gittim üşenmeden buldum;















Ben de şunu uygun gördüm;

Türkiye, kendine gel!

Sabah, sabah dediysem öğleye doğru, otobüs durağına yürürken bir sokak ötede bir apartmanın önünden geçiyorum. Çocuklar kurumuş otları yakmış, ateşi izliyorlar; hem de evlerinin penceresinden. Gerçi onların izlediğini ben otları söndürmeye çalışırken farkediyorum; "Abi söndürme, abiii! İzliyoduk ya!"

Şimdi bu çocuk tipolojisi, sigara içerek yangını izleyen ve söndürme çalışmalarına yardım etmeyen insan profiline referans olabilir mi? Kanlar içinde yerde yatan trafik mağdurunun yanından, kafasını camdan çıkararak bakan ve "cık cık cık" diyerek geçen insana refere edebilir miyiz? Çocuğun en masum şey olduğu inancım gün geçtikçe zaten soğuyan küller rafında yerini alıyor. En masum hali, ileride kullanacağı dili anlayıp konuşabilmeye başlamadan önceki zaman olsagerek. Sonuçta bu tipolojiye aile terbiyesi, yaşanan sosyal çevre, arkadaşlıklar yön veriyor.

Türk mizahının, üzerine inşa edildiği "biz de olsa kesin şöyle olurdu" düsturunun da üstünden kalın bir markörle geçmemiz gerek, zira bu hareketler Türk insanına mal edilemez. Haberleri yazan editörlerden yazarlara kadar herkes bu konuda suçlu bana göre. Bu kelamları edenler yetmişiki milleti gezmiş, görmüş ve çözmüşcesine bir kendi milletini yerme salaklığı içerisindeler ve bunlara dur diyen, demesi gereken merci/ler neyle meşgul diye merak ediyor insan. "İşte yurdumdan yine bir trajik manzara" alt yazısıyla milletin beynine "biz salağız, beceremeyiz" zehrini zerketmek, bir türlü çeki düzen verilemeyen 301. madde kapsamında suç değil de nedir? Peki haber altı yazısında bu cümleyi kuran adamlara, ne verdin de ne istiyorsun diye sormak gerekmez mi? Ecnebice karşılığı "What goes around, comes around" olan gayet evrensel bir deyimdir; ne ekersen onu biçersin.

Önce gez, dolaş, seyreyle dünyayı, doğru oku, sonra kendine bak.

Hayvanlığın Lüzumu Yok


The Shock Doctrine Short Film
by redblog

Bu videoya düğümküme'den ulaştım. Gerekli yorumlar zaten düğümküme'de yazılmış, çizilmiş. Her fırsatta da belirtiyorum, takip edilmesi gerekli bir blog'dur. Üzerine ekleyecek fazla bir şeyim yok. Video'yu paylaşmak istedim. Yönetmen Alfonso Cuarón ki kendisi Children of Men adında şahane bir filme imza atmıştır. İzledim ordan biliyorum. İyi seyirler.

Amerika, Kendine Gel Pt. 2

Ulen bu Amerika denen kıtaya ayağını fütursuzca basan İspanyollar değil miydi? ,nedir bu Latin Amerika'nın hali o zaman? Ben böyle bir gelişme üzerine ne bileyim Brazilya'yı beklerim süper güç olarak. Christof Colomb deyince de kulağa hiç İspanyol gelmiyor, adam Amerikan Muscle olarak doğmuş gibi. Öyle isim mi olur? Yıl 1459, Amerika kıtası keşfedildi diye tarih kitaplarında okuyunca sanıyorsun ki parıl parıl zırhlarıyla gezen İspanyollar karşılarında Neandartelleri buluyor. Aztec n'olcak? Koskoca Maya medeniyetine nolcak?
Peki madem, bu İspanyollar bir şeyleri yanlış yaptı, kaydılar güneye, tıkışıp kaldılar. Kuzey de malum, İngiliz, İrlandalı, İtalyan daha da kuzeyi Fransız dolu. Bildiğin göçmen işte. Ama bir havaları var ki sanki kıtayı onlar üretmiş. Doludizgin bir milliyetçilik. Bir kovboy filmi izliyorsun, kıta keşfedileli toplasan 400 sene olmuş ya da olmamış, ama adamdaki eda, hal, tavır, öyle bir kendine güven. Kızılderiliye ettikleri de malum. Ekranda obez, beyaz tenli, Oakley marka gözlüklü, kivi kafa modeli traşlı adam ya da Sex and the City setinden fırlamış gibi, elinde laptop'ı, üstünde tayyörü tayyörlü, onun da yüzünde PRADA gözlüğü, sarışın ya da kumral (New Yorker dedikleri) kadını Amerikan bayrağına bakıp duygulanırken görünce garipsiyorum. Hele bu kişi bir de Kızılderili ya da Afro-Amerikan ise, buna hiç anlam veremiyorum. Bir ara Latin Amerika tarihine göz atmak lazım; bunlar ne halt yediler de tıkılıp kaldılar Güney yarımkürede? Adamların Siesta geleneği tüm soruların cevabı mı yoksa?
Böyle düşününce de insanın aklına şu geliyor ve şahsen ben çok üzülüyorum. Keşke şu teröristler Aztec - Maya ya da kızılderili kökenli olsalardı. Herşey biraz daha anlamlı olurdu sanki. Keşke terör hiç olmasaydı demek isterdim ama fazla fantastik olur şimdi. Hiç olmasın tabi. Şimdi CIA felan blogumu takip ediyodur nemelazım, iş almayalım başımıza.
Aklıma gelmişken bunu da yazayım, söz konusu şahıs okur belki; İlber Ortaylı keşke dedem olsaydı diye düşünüyorum bazen. Küçük bir çocuk olup kütüphanesine dalsam, şirin baba tavrıyla sert davranmaya çalışsa, ama beceremese, sonra gülüşürken beni dizine oturtsa, bana tarihi anlatsa, koca bir insanlığın tarihini mesela. Desem ki Amerika neden böyle, "çok değil, o keşiften 40 yıl önce biz Konstantinopolis'i fethettiğimizde..." diye girse konuya. Bütün o olaylar zincirini anlatsa. Aydınlansam, bilsem bütün bu soruların cevabını, dünyanın en mutlu torunu olurdum. O da dünyanın en güzel dedesi. Ortaylının torunu, ne şanslı bi adam ya da kadınsın lan sen?

Smyrna


Şu üç büyük şehri düşünüyorum da, bir ailenin üç çocuğu gibi; En büyükleri İstanbul, ortanca olan Ankara, en küçükleri ise İzmir. Bunların cisiyetleri bile var. Mesela istanbul, erkek olarak doğmuş ama sonradan kadın olmayı seçmiş bir travesti gibi. İşi gücü eğlence. Her eğlenceden kör kütük sarhoş çıkan, ve her sabah başka bir yatakta uyanan biri gibi. Ankara ise bunu namus davası edinmiş evin tek erkeği. Ciddiyeti elden bırakmıyor, Kurtlar Vadisi izliyor, mahallenin abisi olmaya çalışıyor ama evin abisi olmayı başaramamış. Geçmişte o kadar çok hata yapmış ve hala yapıyor ki, ne evin büyüğü, ne de küçüğü adam yerine koyup dinlemiyor, saygı göstermiyor. Takım elbiseyle geziyor ama işsiz, doğru dürüst para kazanamıyor.

Evin küçük kızı İzmir ise abi ve ablasının yaptığı hataların bilincinde, bunlardan ibret alarak kendi kendini yetiştiren, aynı hatalara düşmemeye çalışan bir çocuk. Genç ve çok güzel bir kız, güneş en çok ona yakışıyor.

Yürüyen Şato

Nam-ı diğer Howl's Moving Castle. Bu yaşıma geldim, animeye, ota boka pirim vermedim. Miyazaki büyük adam diyene "he he tabi" dedim. Koca gözlü, mavi saçlı kahraman da neymiş dedim. yerden yere vurdum, yadırgadım, Final Fantasy den ötesini tanımam dedim sığ bir izleyici gibi. Tekkonkenkreet midir nedir, festivalde bi onu izlemişliğim vardı, gece boyunca baş ağrısı çektim. Anime saçmalıktır dedim yıllar yılı.

Geçen gün TRT Çocuk ağzımın payını verdi. Hemi de bu filmle verdi. Roman uyarlamasıymış. Nasıl bir hayal gücü, nasıl bir imgeleme? Suyun üzerinde koşuşan kuyruklu, sihirli yıldızlar, beni en çok etkileyen sahne oldu. Büyüyle korkuluğa dönüşen prens, huysuz büyükanne, sakallı cüce kostümüyle halkın arasına karışan veled, sesi hep kısık köpek... Müthişti. Hakkını vermek lazım. Hamdi Kuzen haklıymış, görsel sanatlarla ilgilenen biri mutlaka anime izlemeliymiş.

Hee bu da olduydu bak!

Erkek muhabbeti deyince bana futbol sormayacaksın. Hala bilmem ofsayt nedir. Merak etmem, maç izlemem, takım tutar mısın desen, tutarım ama çok sıkı tutmam, her an elimden düşebilir, umurumda olmaz. Ama bir eril kişi spora ilgi duymaz olur mu? Duymalı. İlk okul yıllarında başarısız bir basketbol oyuncusu adayı oldum. Neyse ki sıkılmıştım seken topun yankılı ve boş sesinden. İzmir'de "Aha lan budur, tenis!" dediydim bi ara ama tabi zengin işiymiş o, bilemedik. Lojmandan çıkınca tenis hayatım da sona erdi.

Bir şey olmalı derken kendimi bir outdoor dükkanında bisiklet alırken buldum ve o an kaderimi belirlemiş oldum. Dağlardan inmiyorum bu aralar. Niye bu kadar uzatıyorum ki, konu Tour of Turkey. Benim de girebileceğim, geyiğine bir Türkiye turu zannediyordum ben bunu, meğer çok ciddiymiş durum. Napiym, yeni sayılırım bu konuda.

Bisiklet yarışını seyretmenin bu kadar heyecan vereceğini düşünmemiştim daha önce. Bir de daha önce geçtiğim yollardan geçiyo ya arkadaşlar, "Tihehehe" geçtim yavrum ben oralardan" havasındayım. Yalnız bir fark var; benim 3.5 saatte döndüğüm yolu (haksızlık olmasın, deli bir rüzgar, hayvan gibi bir trafik ve bolca verilmiş, gezilmiş molalarla birlikte) nasıl oluyor da 1 saatte geliyordu bunlar? 30 kilometreyi 1 saatte geliyorsan hızın bellidir di mi? Ortalama 30 km/s. Ben de geçişlerini görmek için sahile ineyim dedim. Bir de 10 bin avroluk bisiklet neye benziyo merak ettim. "Helikopter nerde? Aha geliyolar! Bak bak bak nası domalmışlar. Peh peh peh, tüh tüh tüh!" sesleri arasından bana (ben ne dediysem) cevaben bir bey şunu dedi. "Saatte 120 km yapıyomuş bunlar!"

E ne duruyorsun? Git bi bisiklet al o zaman gerizekalı! "Yavaş yapsın!" diyecek oldum, gülümsemekle yetindim. Komikti çünkü. Bu tip yalanlar, abartılar neden yapılır? Kendin bir bisiklet tasarlarsın, iddia edersin "bu araç, iyi domalırsan 200 yapar" diye. Bu normaldir, yalan da olsa normaldir. Senin iddian, senin dünyandır. E ama senin olmayan, ve hiç bir zaman senin olamayacak oluşu göbeğinden belli olan bir şey için neden atar ve tutarsın? Ne tarafın göğe ermektedir? Ben buna benzer abartıları yakalar ve süzerim genelde. Ha bilmediğim konu da olsa mübalaa anlaşılır ey insanlar. Yapmayın böyle şeyler. Çocukken ben de çok yapmıştım Küçülmeyin.

Bu arada belirtmek isterim;
ELLERİN KIRILSIN THEO BOS!